![]() |
|
||||
|
Hz. Âdem (aleyhisselâm) - 2. Bölüm
Âdem (aleyhisselâm), bazen bildiği şeyleri meleklerle paylaşıyordu. Fakat melekler zamanlarının çoğunu ibadetle geçiriyorlardı. Hz. Âdem kendini yalnız hissediyordu. Bir gün uyanıp gözlerini açtığında yanı başında duran bir kadın gördü. Işıl ışıl parlayan güzel gözler, şefkatle onu seyrediyordu. Âdem (aleyhisselâm) ona: - Uyumadan önce sen yoktun burada? - Doğru. - Ben uyurken geldin o zaman. - Evet. - Nereden geldin? - Senden, senin özünden. Sen uyurken Allah beni senin göğsünden yarattı. - Peki Allah seni niçin yarattı? - Yalnızlığını gidermek, seni mutlu etmek için. - Şükür Allah’a... Gerçekten kendimi çok yalnız hissediyordum. Melekler, kadının ismini sordular Âdem’e (aleyhisselâm): - Havva, dedi. - Neden Havva? diye sorunca: - Çünkü o benim vücudumdan yaratıldı. O benim parçam... Havva, hayat soluklayan, canlı insan demek. Allah, Hz. Âdem’e ve eşi Havva’ya Cennet’i tahsis etti. El ele girdiler Cennet’e ve orada hayatlarının en güzel günlerini yaşadılar... ve de en acı tecrübesini... Cennet’teki hayatları tatlı bir rüya gibiydi. Bazen rüyamızda güzel şeyler görür ve hayatta gerçekleşmesini isteriz, gerçekleştiğini görünce de kuşlar gibi sevinirizya. Cennet’te de rüyalar gerçek olur, en imkânsızları bile. Olmasını arzu ettiğiniz her şey, hayalinizden geçirir geçirmez karşınızda durur hemencecik. Gerçek olur düşleriniz. Her türlü yiyecek, içecek, oturacak yer, konfor... Sevgi, huzur, mutluluk... Oradaki varlıkların rengi göz alıcı ve şeffaf... Her tarafta bayıltan mis kokular, büyülü güzel manzaralar var... Bunca baş döndüren güzelliğin içinde, Havva da olunca yanı başında, Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) kalbi gerçek mutlulukla dolup taştı. Artık kendini yalnız hissetmiyordu. Havva’sıyla dertleşiyor, eğleniyor, birlikte yürüyüşlere çıkıyorlardı. Cennet ağaçlarının dalları üzerindeki bülbüllerin şarkılarını, çağlayan nehirlerin tesbihlerini, keder nedir, acı nedir henüz bilmeyen kâinatın o büyüleyen musikisini dinliyor, kendilerinden geçip, Rabb’lerine şükrediyorlardı. Allah, Cennet’in her yerinde dolaşıp her şeyden yararlanmalarına izin verdi. Fakat bir ağaç hariç. Onlara: - Sakın bu ağaca yaklaşmayın, aksi takdirde kendinize kötülük etmiş olursunuz, dedi. Muhtemelen o ağaç keder ağacıydı. Hz. Âdem (aleyhisselâm) ile Hz. Havva yasak ağaca yaklaşmamaları gerektiğini iyi biliyorlardı. Fakat nihayetinde Hz. Âdem insandı, unutan, kalbi hâlden hâle dönüşüp duran, irade gücü zayıflayan... İblis, Âdem’in insanlığından kaynaklanan boşluklarını fırsat bilerek içinde köpürüp duran kin ve nefret ateşiyle Âdem’e yöneldi ve her gün kötülük zehrinden kulağına fısıldadı durdu, aklını çelmeye çalıştı: - Neden bu ağaca yaklaşman yasaklandı biliyor musun? Çünkü bu ağaç sonsuzluk ağacı... Onun meyvesinden yiyen ölümsüz olur, melek olur sonsuza kadar... Günler günleri takip ederken, yasak ağaç Hz. Âdem ile Havva’nın zihnini meşgul edip durdu. Sonunda yemeğe karar verdiler. İblis’in en azılı düşmanları olduğunu unuttular. Âdem (aleyhisselâm) elini ağacın dallarından birine uzattı, bir meyve koparıp Havva’ya verdi. Önce Havva, sonra Âdem yedi yasak ağaçtan. Âdem (aleyhisselâm) ağacın meyvesinden yer yemez kalbinin sıkıştığını hissetti. Acı, hüzün ve pişmanlık sardı içini. Bir anda çevresindeki güzelliklerin rengi soldu, gönlünde köpürüp duran tatlı musiki sustu. Her taraf bir matem havasına büründü. Birden bire gözü vücuduna ilişti, aman Allahım! Çıplaktı... eşi Havva da... utanmayla karışık bir heyecan içinde ağaçlardan yapraklar koparmaya, açılan yerlerine koyarak örtünmeye çalıştılar. Bunun üzerine Allah, Cennet’ten çıkmalarını emretti. Ve Hz. Âdem Havva ile birlikte dünyaya indi... Cennet’te değillerdi artık... Âdem (aleyhisselâm) pişmanlıkla inliyor, Havva anamız hüzünle ağlıyordu. Nihayet Allah, onların samimi tövbelerini kabul edip onları bağışladı. Fakat bundan sonraki vatanları Dünya olacaktı. Orada yaşayacak, orada ölecek ve Kıyamet Günü geldiğinde orada yeniden dirileceklerdi. Böylece dünya hayatı başladı. Toprak üzerinde durmadan çalışmalar, bitmek bilmeyen zahmetler ve sonu gelmez yorgunluklar... Hz. Âdem, Cennet’ten çıkışın konfor, rahat ve zahmetsizce elde edilen nimetlere veda etmek anlamına geldiğini bilmişti. Burada, kendi evini kendi elleriyle yapmalıydı. Yiyeceğini topraktan çıkarması, toprağı ekip-biçmesi lâzımdı. Vücudunu örtmek için elbiseler dikmesi, ailesini yeni vatanında karşılaşacağı vahşi hayvanlardan korumak için silâhlar yapması gerekiyordu. Her şeyden önemlisi İblis’i ve İblis’le olan savaşını unutmamalıydı. Cennet’ten çıkarılmasının tek sebebi o idi. Nitekim Dünya’da da boş durmuyor, hem kendisi hem de çocuklarının kalbine kötü şeyler fısıldayarak Allah’a isyan etmeleri için kışkırtıyordu. Evet, iyilik ile kötülük arasındaki savaş dur-durak bilmeden sürecekti. Kim Allah’ın çizdiği yolda yürümeye devam ederse ne üzülür ne de korkar... Her kim Allah’a baş kaldırır, ateşten yaratılan İblis’in yürüdüğü yoldan giderse, sonunda İblis’le beraber ateşte yanar. Kesin kural, değişmez kanun buydu. Âdem (aleyhisselâm) yeryüzünde yaşamaya başladığı sıkıntılarla birlikte bütün bunları anladı ve üzüldü. Üzüntüsünü hafifleten tek şey yeryüzüne bir sultan olarak gelmesiydi. Efendi oydu. Dünya’nın toprağını işleyecek, üzerinde köyler ve şehirler kuracak; çocukları büyüyüp çoğalacak, hayata yön verip, güzelliğine güzellik katacaklardı. Hayat bir imtihan, dünya ise o imtihanın meydanıydı. Hz. Âdem’in birçok çocuğu ve torunu oldu. Hz. Âdem (aleyhisselâm), onlara Allah’a kulluğu öğretiyor ve onları İblis’in oyununa gelmemeleri için sürekli uyarıyordu. Çünkü dünya imtihanını kazanmak şeytanı yenmekten geçiyordu. Havva validemiz her seferinde ikiz doğuruyordu. İkizlerden biri kız diğeri erkekti. Hz. Âdem, bir batında doğan kızı diğer batında doğan erkekle evlendiriyordu. Kâbil, kendisiyle aynı batında doğan kızla evlenmek istedi. Hâlbuki o, Hâbil’in hakkıydı. Kâbil talebinde ısrar edince, Hz. Âdem (aleyhisselâm) ikisine de Allah’a kurban sunmalarını söyledi. Kimin kurbanı kabul edilirse kızla o evlenecekti. Hâbil en çok sevdiği semizlemiş bir koçu kurban etti Allah’a. Kâbil ise cılız bir şey;… Allah, Hâbil’in kurbanını kabul etti. Şeytan, Kâbil’in zaafını fırsat bilerek içine kin ve nefret üfledi. Kâbil şeytana aldandı. Kardeşine şöyle bağırdı: - Seni öldüreceğim... Hâbil, yumuşak huylu, güzel ahlâklı bir insandı. Şöyle cevap verdi öfkeli kardeşine: - Sen beni öldürmek için elini kaldırsan da, ben sana karşılık verecek değilim. Ben cinayet işlemekten Allah’a sığınırım. Şeytan, Kâbil’le istediği gibi oynuyordu. Yeryüzünde ilk fitne Kâbil’in elleriyle gün yüzüne çıkacaktı. Sıcak bir gündü. Hâbil, serin bir gölgeliğe çekilmiş derin bir uykuya dalmıştı. Kâbil, saklandığı yerden sessizce çıktı. Elinde ölmüş çürümüş bir hayvandan aldığı bir kemik vardı. Hâbil’in baş ucuna gelip, var gücüyle kafasına indirdi kemiği. Hâbil’in masum yüzünden tertemiz kanlar aktı yere ve oracıkta ruhunu teslim etti. Kâbil, kardeşini öldürmüş, yeryüzünde ilk cinayeti işlemişti. Şeytanın oyununa gelmişti. Hâlbuki kaç defa Hz. Âdem onlara şeytanın hilelerini anlatmıştı. Kâbil, kardeşinin cansız cesedini görünce bir kâbustan uyanır gibi irkildi. Hâbil, hareketsiz yatıyordu. Kalkması için onu sarstı, fakat boşuna. “Eyvah” diye bir çığlık attı pişmanlık içinde. İş işten geçmişti. Panik içinde cesedi nereye saklayacağını düşündü. Biraz sonra bir karga sesi yırttı sessizliği. Kâbil dönüp baktığında simsiyah bir karganın bir karga leşinin yanında durduğunu gördü. O da kardeşini öldürmüştü belli ki. Gece rengindeki karga bir çığlık daha attı ve gagasıyla yeri eşmeye başladı. Yerde bir çukur açtıktan sonra ayaklarıyla kardeşini çukura itti, sonra da kanatlarıyla toprak attı üzerine, gömdü. Bu tabloyu gören Kâbil “Yazıklar olsun bana, bir karga kadar bile olamadım.” dedi. O da bir çukur açtı ve kardeşinin cesedini gömdükten sonra uzaklara kaçtı. Cinayeti işleyen kâtil, cesedi gizledikten sonra, kendisi de gözden kayboldu. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) ashabıyla birlikte oturmuş sohbet ediyordu. Yeryüzünde işlenen ilk cinayeti hatırlayınca şu inciler döküldü mübarek dudaklarından: - Yeryüzünde işlenen her cinayetin günahının aynısı Kâbil’in defterine de yazılır. Çünkü Dünya’da ilk cinayeti işleyen odur. Hz. Âdem, cinayeti duyunca hüzne boğuldu. Bütün uyarılarına rağmen evlâtlarından biri şeytanın oyununa gelmiş, dünya imtihanını kaybetmişti. Evet hayat serüveninin anlamı buydu: Yitirilmiş Cennet’e tekrar dönebilmek için sonuna kadar şeytanla savaş. |
|
||||
|
Gel zaman git zaman...
Günler haftaları,haftalar ayları, aylar yılları kovaladı ve bir gece... şiddetli bir rüzgâr esti. Hz. Âdem’in kendi elleriyle diktiği yaşlı ağacın yaprakları titredi. Dalları, yanı başındaki gölün sularına kadar eğildi. Meyveleri, gölün sularına dokundu. Rüzgâr gider gitmez yaşlı ağaç doğruluverdi. Dalları arasından şakır şakır su damlacıkları dökülmeye başladı. Ağaç, göl sularına doğru eğilmiş ağlıyordu. Hüzün sarmıştı yaşlı ağacı. Dalları, yaprakları titriyordu. Yıldızlar da titriyordu gökyüzünde. Ay ise gümüş çehresiyle gözlerini dikmiş Dünya’ya bakıyordu. Yeryüzünde önemli şeylerin meydana geldiğini hissediyordu, fakat ne olduğunu bilmiyordu. Bunun üzerine ışık hüzmelerine emretti “Dünya’ya koşun ve hemen bana haber uçurun.” diye. Işık hüzmeleri uçtular, yere ulaştılar. Dağlara ışık tuttular, nehirlere, denizlere ve ovalara... ve dehşetle irkildiler. Çünkü bütün varlık başını eğmiş ağlıyordu. Ay’ın ışıkları, Dünya’yı saran bu kalın matem havasının sırrını öğrenmek için Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) odasına süzüldüler... Işık düştü Hz. Âdem’in yüzüne. Solgundu, fakat huzur doluydu... ve Ay Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) son nefesini vermekte olduğunu anladı... o da ağlamaya başladı. Basit, sade bir oda, Hz. Âdem’in odası... Ağaç dalı ve güllerden yapılmış bir yatak… Üzerinde beyaz sakallı masum bir adam: Hz. Âdem. Etrafını bir hâle gibi sarmış evlâtları... Ağzından dökülecek son sözleri, son vasiyeti bekliyorlar. Hz. Âdem (aleyhisselâm) konuştu. Kendi soyundan gelecek bütün çocuklarına seslendi: “İnsanlığın kurtuluşu için tek bir gemi var.” dedi. “Şeytana karşı savaşta kullanılacak tek silâh var.” O gemi iman gemisi. O silâh ise Allah’ın peygamberler vasıtasıyla göndereceği mesajlar. İnsanın şeytana karşı yürüttüğü savaşta Allah, onu yalnız başına bırakmayacaktı. Ona Cennet’e giden yolu gösterecek rehberler, peygamberler gönderecekti. Belki isimleri farklı, mûcizeleri farklı, özellikleri farklı olacak, ama tek şey etrafında birleşeceklerdi: Tek Allah’a kullukta. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (aleyhisselâm) vasiyetini bitirdi. Ağırlaşmış gözlerini yavaşça kapadı. Birdenbire çevresini halka halka saran ve ona selâm veren melekleri gördü. Aralarından birini seçti gözleri, ölüm meleğini… Kalbi derin bir mutlulukla coştu. Tebessüm etti ve ruhu Cennet güllerinin mis kokularıyla doldu. |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|